Geçen aylarda yayımlanan haberde, nesli tükenmiş bir kurt türünün laboratuvarda yeniden üretildiği duyuruluyordu. Haberin anahtar kelimeleri ve ifadeleri hayli önemliydi: “Nesli tükenen kurt”, “laboratuvar” ve “yeniden üretmek.”
İnsanın, kendi dışındaki canlılara nobran yaklaşımı sonucu tür çeşitliliğinin azalması ve bazılarının yok olması mı, yoksa sonra bunlardan bir kısmının laboratuvarda tekrar üretilmeye çalışılması mı daha büyük bir facia?
İki eylemin kesişiminde, insanın doğaya ve canlılara hükmetmeye uğraşması bulunuyor. Başka bir deyişle insan, yayılmacılığı ile yıkıma yol açarken tabiatın ve canlıların yaşamını sekteye uğratıyor. Bahsi geçen haberdeki “üretim” de benzer bir yayılmacılığın ve yıkımın yansıması.
Ashley Dawson, “Alternatif Bir Kapitalizm Tarihi” alt başlığıyla yayımlanan incelemesi Soyların Tükenişi’nde bu durumu “küresel bir saldırı” ve “sermayenin yaşamın tüm alanlarına yayılışı” diye niteliyor.
“Kültürel bir yok oluş”
Dawson’a göre insanın yol açtığı yıkım ve genişleyen ekolojik felaketin önemli bir parçası da biyoçeşitliliğin azalması ve bazı canlı türlerinin yok olması: Doğayı fethedilecek bir düşman olarak gören insanın, biyoçeşitliliği örselerken besin zincirini tüketmesinden dem vuran yazar, söz konusu şiddet eyleminin hatırı sayılır bir kitle tarafından kabul edilip desteklenmesinin yıkımı hızlandırdığını hatırlatıyor.
Dawson’a göre insanın giriştiği bu talan, “kültürel bir yok oluşa” denk geliyor; kapitalizm “kültürünün” (ya da kültürsüzlüğünün) marifeti de diyebiliriz mevcut duruma. Yazar, konuyu biraz daha somutlaştırıyor: “Biyoçeşitliliğin yok edilmesinin, gezegenin ortak zenginliğine yönelik büyük ve belki de nihai bir saldırı olarak tanımlanması gerekiyor. Hatta yok oluşun iklim değişikliğiyle birlikte çağdaş kapitalizmin çelişkilerinin öncüsü olarak görülmesi gerekiyor.”
Sermayenin sürekli genişleme arzusu biyoçeşitliliğin sınırının azalması demek. Dawson’ın anlattıklarının merkezinde bu hayatî gerçek bulunuyor. Diğer bir ifadeyle kapitalizmin, dört bir yanına yayıldığı gezegeni enikonu metalaştırarak doğayı yok etmesi demek bu. Dolayısıyla tabiatla ve insan-dışı canlılarla ilişkisini bozan insan, her şeyin merkezine kendini yerleştiriyor. Dawson, bu süreçte önemli bir eşikten bahsediyor: “Dönüm noktası, çakmaktaşı ve ok uçları gibi çok sayıda eserin varlığıyla arkeolojik kayıtlara geçmiştir. Bu ‘büyük atılım’ ile Homo Sapiens aslında doğal seçilim yoluyla biyolojik evrimden kültürel evrime geçti. Ancak trajik bir şekilde, bir tür olarak doğanın esareti olarak görülebilecek şeyden kurtulmamız, bizi aynı zamanda gezegen çevresini yok eden bir güç hâline getirdi. İnsan kültüründeki bu başkalaşımla birlikte genel olarak doğayla, özel olarak da hayvanlarla olan ilişkimiz çarpıcı bir değişime uğradı. Geç Pleistosen döneminde (50.000-35.000 yıl önce), atalarımız son derece etkili katillere dönüştü.”
Özel mülkiyetin ve sermayenin ortaya çıkışıyla beraber insanın katilliği hız kazanırken hep daha fazlasını isteme, tabiatın ve canlıların yok edilişinde önemli bir aşama hâline geldi. Dawson, tam da bunun tarihine; Homo Sapiens’ten kapitalizme uzanan çevresel yıkım sürecine dikkat çekiyor.

Yeşil kapitalizmle kurulan oyun
Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya gelip sömürgecilik hareketini başlatanların öncülüğünde hız verilen talanın, imparatorlukları zenginleştirip güçlendirirken tabiatı fakirleştirdiğini; “keşfedilen toprakların flora ve faunasının Avrupalılar tarafından sınırsız ve bedava bir doğal zenginlik deposu olarak görüldüğünü” anımsatan Dawson, şimdilerde o dönemden miras kalan ölçüsüzlüğün yani “küresel ekokıyımın” cefasını çektiğimizi söylüyor: “Avrupalılar ‘bakir’ toprakları zapt edip kolonileştirirken çevresel bozulma ve yok olma süreçlerini çarpıcı biçimde artırdı. Kapitalist toplumsal ilişkilerin Avrupa sömürgeciliği ve emperyalizmi yoluyla genişlemesi, daha önce ‘bölgesel’ çevre felaketleri sayılan olayları gezegen ölçeğine taşıdı. Ayrıca kapitalist toplum, doğayı alınıp satılabilen bir metaya dönüştürerek insanlığın doğayla olan ilişkisini daha önceki çağlarda hayal bile edilemeyecek kadar yoğun bir ekolojik sömürü biçimine dönüştürdü.”
Tabiatın ve canlıların alınıp satılarak tüketilmesiyle beraber buradan kâr elde edilmesi bir avuç insana servet kazandırırken çoğunluk ve doğa için dehşet anlamına geliyordu. Dawson, giyim kuşam ve dolayısıyla statü için öldürülen hayvanları, kapitalizmin sürdürülebilirliği için doğaya savaş açılmasını, bölgesel tarım uygulamalarının sonlandırılmasını; “ilerleme”, “aydınlanma” ve “sanayi devrimi” adı altında girişilen bir yok etme ve sömürü harekâtı diye niteliyor: “Avrupalılar dünyanın diğer bölgelerini kolonileştirirken fetihlerini meşrulaştıran kültürel inançları da beraberlerinde götürdü. Avrupalıların yerli halklara hükmedip topraklarına el koymasını meşrulaştırmayı amaçlayan bu tahakküm ideolojileri, aynı zamanda kolonilerdeki flora ve faunaya karşı sömürücü bir tutum da oluşturdu. Örneğin, İngiliz filozof John Locke, Tanrı’nın bu toprakların ‘çalışkan ve akılcılara’ ait olmasını amaçladığını savunuyordu. Bu nitelikler, Avrupalıların toprağı kendi emekleri yoluyla ‘iyileştirmesinde’ ve ona göre, toprağı özgün komünal durumundan çıkarıp Avrupalıların malı hâline getiren kalkınma çalışmalarında kendini gösteriyordu.”
Dawson, failleri tarafından ekokıyımın gururla savunulduğunu ve âdeta bir prestij meselesi hâline getirildiğini; tahrip edilen ekosistemin, katledilen hayvanların ve bitkilerin sivil zayiat sayıldığını hatırlatıyor.
Neoliberal sistemde göz boyayan “yeşil ekonomi” ve “sürdürülebilirlik” gibi yeşil kapitalist hareketler; çevreyi kirleten, doğayı ve biyoçeşitliliği yok eden şirketlerin açıktan veya örtük biçimde kollanmasını sağlıyor. Başka bir deyişle ekokıyımın özneleri, tabiatı ve canlıları nesneleştirmenin, metalaştırıp tüketmenin böyle yumuşak yollarını buluyor.
Dawson, ne palyatif çözümleri ne de yeşil kapitalizmi sorunu gidermenin bir yolu olarak görüyor, onun önerilerinden biri yeniden yabanlaştırma. Bu, yoksullaştırılan tabiatı tekrar canlandırma olduğu kadar çevresel alanın yeniden işlemesi anlamına geliyor. Öte yandan, bazı yanıltıcı uygulamaların varlığından da söz ediyor yazar: “Türdiriltimi, kapitalizmin sistemik çelişkilerinin yarattığı bir çevre krizine baştan çıkarıcı ama tehlikeli derecede yanıltıcı bir tekno-düzeltme sunuyor. Türdirilimi dikkatleri –ve ekonomik kaynakları– sadece biyolojik çeşitliliği mevcut hâliyle korumaya yönelik diğer çabalardan uzaklaştırmakla kalmıyor. Türdiriliminin temel sorunu, doğanın baştan sona manipülasyonu ile metalaştırılmasına dayanması ve bu nedenle biyokapitalizmle mükemmel bir şekilde örtüşmesidir. (...) Dolayısıyla türdirilimi, canlı organizmalar üzerinde fikri mülkiyet hakkı oluşturmaya ve edinmeye dayalı yeni bir sermaye birikimi turu için ağız sulandıran bir fırsat sunuyor.”
Tabiatı ve canlıları yok etmeye, ardından “diriltmeye” dayanan biyokapitalizm, iklim adaletini de doğayı korumayı da tam anlamıyla sağlamadığından Dawson, sömürgeci zihniyetin engellenip antikapitalist eylemlerin hayata geçirilmesini savunuyor.
Dawson’ın kitap boyunca anlattığı dünde kalmış ve olmuş bitmiş bir hikâye değil. Sermayenin yayılmacılığı ve kapitalizmin nobranlığı hâlâ ve şiddetini artırarak devam ediyor. Dolayısıyla biyoçeşitlilik hızla azalırken tabiatın işleyişi sekteye uğratılıyor. Uzun lafın kısası, bu süreç bir var oluş krizini aşmış ve çok derin bir yok oluş problemi hâline gelmiş durumda. Vaziyet böyleyken yapılması gereken şey, yazarın da ifade ettiği gibi kapitalizmin ekokıyımcı karakterinin üstesinden gelmek. Bunun için artık hayal etmenin ötesine geçmek zorunlu.
Soyların Tükenişi, Ashley Dawson, Çeviren: Samet Öksüz, İrene Kitap, 112 s.
(AB/TY)







